phpKF - php Kolay Forum  
Ana Sayfa  |  Yardım  |  Üyeler  |  Giriş  |  Kayıt
 
Forumunuz Hayırlı olsun yenilendi

Resim Ekleme

Bu Sayfadaki Bilgiler 04/05/2007 tarihli ve 5651 sayılı
Bu Sayfadaki Bilgiler 04/05/2007 tarihli ve 5651 sayılı "İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun" Uyarınca Gerekli Durumlarda İletişim Sağlanabilmesi İçin Eklenmiştir. Lütfen Gerekli Durumlarda Kullanınız... İbrahim uzun Esatpaşa mah 3.demiryollu 1201.sk no:28 menemen/izmir/Türkiye email :Uzun_70@hotmail.com
Forum Ana Sayfası  »  Tarih
 »  İslamda Bilim ve Sanat

Yeni Başlık  Cevap Yaz
İslamda Bilim ve Sanat           (gösterim sayısı: 1.466)
Yazan Konu içeriği

boşluk

lovepowerman
[lovepowerman]
lovepowerman

Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 13.09.2010
İleti Sayısı: 2.586
Şehir: İzmir
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Web Adresi
Özel ileti Gönder

Konu Tarihi: 10.10.2010- 21:02
Alıntı yaparak cevapla  


İslamda Bilim ve Sanat

İbni Sina’nın “Kitab-ül Şifa” adlı eserinin yüzlerce yıl Aristo’nun eseri olarak Avrupa’da okutulduğunu, Biruni’nin Yerçekimi Yasası’nı Newton’dan önce bulduğunu, Cabir Hayyan’ın 8. yüzyılda akıl yoluyla insanın kopyalanabileceğini ortaya attığını, Harezmi’nin 9. yüzyılda “0” rakamını bularak matematik biliminin bugünkü düzeyine ulaşmasını sağladığını kaçımız biliyor?

Batılı bilim adamlarını icat ettiğini sandığımız bazı buluşların Türk ve İslam bilginleri tarafından ortaya konduğunu, bugün hayretle ve hayranlıkla öğreniyoruz. Türk ve İslam bilginleri, yüzyıllar önce çok sayıda buluş ile günlük hayatta kullanılan alet ve cihazları icat ettiler. Dünya bilim tarihine adını altın harflerle yazdıran Türk – İslam bilim adamları ve onların icat ve keşifleri, “Dünyaya Doğan Güneş – İslam Bilim Tarihi” adlı 10 bölümlük belgeselle ele alınıyor. Astronomi, coğrafya, harita, matematik, fizik, kimya, tıp alanlarında adından söz ettiren tarihi simaların evrensel olana hizmetleri çarpıcı görüntülerle veriliyor.
Ankara Televizyonu Belgesel Programlar Müdürlüğü tarafından hazırlanan “Dünyaya Doğan Güneş” adlı belgesel, kamuoyu tarafından az bilinen bu konulara ışık tutuyor. Aslında iki bölüm yapmak üzere yola çıkılan ama 10 bölüm olarak tamamlanan programda yüzyıllar öncesinden dünyaya ışık olan Türk-İslam alimlerinin insanlığa bıraktıkları değerli miras anlatılıyor. Bu alandaki buluş ve icatları ele alarak Türk ve dünya kamuoyuna sunmak ve özellikle gençlerimizi bilimsel araştırmalara teşvik etmek amacıyla hazırlanan programın çekimleri başta Türkiye olmak üzere Almanya, İran, Mısır ve Özbekistan’da gerçekleştirildi.
İslam bilim tarihinin konu edildiği “Dünyaya Doğan Güneş”, bilim tarihçisi Prof. Dr. Fuat Sezgin’in anlatımıyla renkleniyor. Sezgin’in Türk ve İslam bilginlerinin icat ve buluşları onların yazdığı, kitap risale ve belgelerden yola çıkarak yapmış olduğu modeller, bugün Almanya’da Goethe Üniversitesi’ne bağlı İslam Bilim Tarihi Enstitüsü Müzesi’nde sergileniyor. Bilginlerimizin icat ve buluşları, yazdıkları eserler astronomi, coğrafya, matematik, fizik, kimya, müzik, mimari gibi bölümlerde müzenin salonlarını süslüyor. Biruni, El Cezeri, Takuyiddin, İbni Sina, Ali Kuşçu, Ömer Hayyam, Harezmi, İbnül Heysem, Cabir el Hayyan, Ebu Bekir Razi, Uluğbey ve onlar gibi pek çok bilim adamının şimdiye kadar birçoğumuzun bilmediği icat ve keşifleri, belgelerin ışığında TRT ekranlarına yansıyor.
On asırlık yanlış
Örneğin Türk bilgini İbni Sina’nın “Kitab-ül Şifa” adlı eseri, yüzlerce yıl Aristo’nun eseri olarak Avrupa’da okutuldu. Bu yanlışlık İngiliz bilim adamı Eric Holmyard tarafından ancak 1928 yılında düzeltildi. İbni Sina’nın 10. yüzyılda yaşayan bir bilgin olduğu göz önüne alınınca bu hatanın 10 asır boyunca devam ettiği ortaya çıkıyor.
Dünya bilim tarihine “Altın çağ” olarak damgasını vuran Türk İslam bilginleri, 8. yüzyıldan itibaren bilim dünyasının ebedi aydınlığı oldular. Cabir el Hayyan, Fergani, Biruni, Harezmi, Razi, İbni Sina, Sabit Bin Kusra, Heysem, Ebul Vefa, Battani ve nice Türk İslam bilginleri matematik, fizik, kimya ve tıp ilminin temellerini oluşturdular.
Batılı bilim adamlarından Bergson’un “Daha 14. asırda İslam ülkeleri birer ilim ve irfan fuarı. Hükümdar saraylarının her taşı inci gibi işlenmiş birer sanat abidesi, birer ilim ve marifet merkezi olarak gözleri kamaştırırken Avrupa yoğun bir cehalet ve karanlık içindeydi.” sözleriyle özetlediği tespitleri ne kadar dikkat çekici değil mi?
Medeniyet bütün milletlerin ortak malı. Bugünkü medeniyet çizgisinde her milletin az çok payı var. Tarihi süreç içinde Mısırlı, Yunanlı, Çinli, Hindu, İranlı, Arap ve Türk bilginler medeniyet yarışında ilmin bayrağını yükseltmeye çalıştılar. Ortaçağ’da ise Türk - İslam bilginleri hep öncü rolü oynadı. Akla ve bilgiye dayalı bugünkü uygarlığın sahip olduğu bir çok değere kaynaklık ettiler.
Ortaçağ’da Avrupa hurafelerle uğraşırken İslam dünyası “Aydınlanma Çağını” yaşıyordu. Ünlü Türk bilgini Harezmi 9. yüzyılda “0” rakamını bularak matematik biliminin bugünkü düzeyine ulaşmasını sağladı. Logaritmayı ortaya koyan ilk kişi oldu. “El Cebir” adlı kitabı Chesterli Robert ve Cremonalı Gerard tarafından 12. yüzyılda Latince’ye çevrildi. Bu kitapta Harezmi ikinci dereceden bir polinomu katsayılarının işaretine göre 6 sınıfa ayırarak sistematik olarak köklerin nasıl bulunacağını gösterdi. “Hesap” adlı kitabında ise dört işlemin nasıl yapıldığını anlattı. Harezmi açıların trigonometrik fonksiyonlarla ifade edildiğini gösteren tablolar ve kitaplarıyla matematikte çığır açan bir bilgin oldu.
Cabir Hayyan kimyasal maddeleri uçucu, uçucu olmayan, yanan ve yanmayan maddeler olarak dört grupta topladı. Akıl yoluyla insanın kopyalanabileceğini 8. yüzyılda ortaya attı. Bu çalışmalarıyla modern kimyanın kurucusu Lavosier’e öncülük etti.
Biruni “Yerçekimi Nazariyesini” Newton’dan önce buldu. “Rasati İnhitat-il Ufuk” adlı kitabında yer kürenin yarı çapını 6 bin 324.66 km olarak bugünkü geçeğe en yakın şekilde verdi.

ALINTI



    İSLAM VE SANAT
      Rabbim   sanatı nasıl   yasaklayabilir ki...Bir   kere O En büyük sanatçı ...Musavvir   sıfatı   ne demektir ki..En güzel şekil veren, tasvir   eden...!O'nun   şekillendirdiği hangi canlı-cansız şey bir sanat eseri ve teknoloji harikası değil ki...!?

    Ama günümüzde bile hala insanlar Putlara taparken - Budist, Hinduist ve en başta Hıristiyanlar kiliselerini Heykellerle doldurup onların önünde ruku...vs ile ibadet eder, yanlarında küçük çarmıhlı İsa heykelleri taşırken ...- heykeller için   "   Nasıl bu çağda hala yasaklanabilir ?" diye asla   soramayız ...Cünkü İslam " Kötülük   kadar kötülüğe götüren yolları da yasaklamıştır !"

    Bir çok gazete arka sayfa güzeli diye bilmem kaç milimlik kağıta çıplak   kadın resmi koyup satarken, bir çok sex resmi ile dolu dergi hala insanların almasına neden olunan bir özelliğe sahipken ...-Ve bunlara bakıp eşini beğenmeyenler, etrafına saldıran   mütecavizler ...varken - , dikkat lütfen ; doğa,tabiat ...değil, başta kadın ve erkek olmak üzere resimlerin bazılarına İslami fetva hala cevaz vermezse .. burada sorunu İslam'da mı aramak gerekir yoksa , "Hala bu çağda " pagan ürünü ibadet ve hayat tarzı yasayan bir çok ülke ve milyarlarca   insanlarda mı...!?Asıl mesele eğitim ve bilinc sorunudur..İnsanlık   uzaya çıkmış olabilir ama hala şirk   içindeler hala ortaçağ zihniyetinden kurtulamadılar ...

          Soru şu olmalı :İslam hangi , insanı insanlık sıfatından çıkarmayan , sanat dallarına izin vermiştir! Delileri tedavide kulanılan sanat musikisinden , günümüzde insanı delirten - hatta hayvanlaştıran -   müzik dallarına ...gelinen ve gidilen yol nereye ve daha ne zamana dek...!


İSLAM VE SANAT
                                                     
İslam dini her zaman, her devirde geçerli, normal her insanın anlayabileceği, zorlanmadan uygulayabileceği çok sâde hükümler içeren bir nizamdır. Korkutmayı değil müjdelemeyi, zorlaştırmayı değil kolaylaştırmayı, nefreti değil sevgiyi, büyüklenmeyi değil tevazuyu tavsiye eder. Herkesi gücünün yettiği kadarından mesul tutar, insanlar arasında âdil bir paylaşımı öngörür.

Yemede, içmede, giyim ve kuşamda, iş ve sözde, kullanılan her türlü eşyada, hülasa her hususta sâdelik ister, lüks, israf ve gösterişten meneder.İslam, bunaltan, nefret ettiren, tahakküm eden katı kuralları olan bir din değil, dağınıklıktan, başıbozukluktan, bencil zararlı davranışlardan koruyan, bütünleşmeyi, güçlenmeyi, karşılıklı sevgi ve saygıyı, hukuku, huzur ve emniyeti sağlayan, haksız kazanımlara fırsat vermeyen bir disiplin dinidir.

İslam dininde katı bürokrasi kuralları, sıkıcı, bunaltıcı gülünç teşrifat kuralları da yoktur. Herşey fıtrata uygundur, tabiidir. Yapmacık söz ve davranışlardan asla hoşlanılmaz.İşte İslam toplumunda ferdî, ailevî, toplumsal yaşantı, beşerî münasebetler, iş ve sanat hayatı bu tabii, fıtrata uygun bir ortamda, sağlıklı bir disiplinle âhenkler cümbüşü içinde cereyan eder.

Şu husus bilinen bir gerçektir ki, kişi ve toplumların inancı, ahlakı değer verdiği, kendisini bağlayıcı kabul ettiği ve bu doğrultudaki yaşantısı onların, düşüncesine, söz ve işine, sanat ve mesleğine, yapacağı her türlü seçime etki eder.Ondan dolayıdır ki   inancı, yaşantısı, değerleri farklı toplumların meydana getirdiği sanat, edebiyat, mimarî eserler, kültür ve medeniyetler de çok tabii olarak farklılıklar arzetmektedir.

Ayrıca, aynı inancı, aynı değerleri paylaşan, aynı ortamda yaşayan, aynı kültür ve medeniyete sahip kişilerin zevk, anlayış, kavrayışları ruh yapıları ve kabiliyetleri farklı farklı olduğundan meydana getirdikleri sanat, edebiyat ve benzeri eserler genelde aynı özelliklere sahip olmakla beraber, özelde bir kısım farklılıklar oluşturmaktadır ki, bu husus da o toplumun, o medeniyetin zenginliklerindendir.Araştırmacılar sanat eserlerini, kültür ve medeniyetleri değerlendirirken yukarıda zikri geçen hususlara dikkat etmek durumundadırlar. Aksi takdirde sağlıklı bir değerlendirme yapamazlar.

Mesela, müslümanların insan resim ve heykelinin yapılması hususuna bakış açısını bilmeden İslam sanatı hakkında en azından bu sanat kolu hakkında yapılacak bir inceleme, bir değerlendirme asla sağlıklı olamaz.Müslümanlar insan resim ve heykelinin yapılmasına pek olumlu bakmamış, uygun görmemiştir. Dolayısıyla müslümanlar arasında bu konuda yetişmiş fazla bir sanatkar ve sanat eserleri yoktur. Bu duruma bakarak, bu kolda istediği sanatkâr ve sanat eserleri bulamamak müslümanların sanata, sanatkâra önem vermediği kanaatına götürmemelidir.

İslam’da insan resmine ve heykele olumsuz bakış insanımızı ağaç oymacılığı, taş oymacılığı, çini sanatı, yazı sanatına yönlendirmiş ve bu hususta benzerine başka medeniyetlerde pek rastlanamayan şaheserler meydana getirilmiştir.Meselâ; “Kur’an Mekke’de nâzil oldu. Kahire’de okundu. İstanbul’da yazıldı.” sözü meşhur olmuştur.Bilhassa Osmanlılar zamanında hat sanatı zirveye ulaşmış, misilsiz eserler yazılmış, tablolar yapılmıştır.Meşhur hattatların yazdığı el yazması Kur’an-ı Kerim’ler, kitaplar, levhalar, bütün görkemiyle zamanımıza kadar ulaşmış paha biçilmez hat sanatlarıdır.Müslümanlar çini üzerinde de kayda değer çalışmalar yapmış özellikle camiler, kısmen türbe, medrese, saray ve konaklar, üzerinde çeşit çeşit, rengarenk çiçek, gül, lale ve benzeri motiflerin işlendiği çinilerle süslenmiş, sanki bahar cümbüşü dört mevsimde bu mekanlara taşınmıştır.

Keza taş ve ağaç oymacılığı da bize has, bizim ruhumuzudan yansımalar taşıyan, bizimle bütünleşmiş, bizim medeniyetimizin simgelerinden olmuştur.Taş ve ağaç oymacılığı bilhassa Selçuklular zamanında çok ileri bir seviyeye yükselmiş, benzersiz eserler meydana getirilmiştir.Selçuklu mimarisinde cami, medrese, kervansaray ve benzeri sosyal hizmetler için yapılan eserlerin giriş kapıları çok yüksek ve görkemli olur ve bu kapılar taş oymacılığının bütün maharetleri kullanılarak, muhteşem bir eser meydana getirilirdi. Sonra camilerin giriş kapıları gibi mihrapları da aynı maharetle işlenir, çiçek motifleri, ayet-i kerimelerle tezyin edilirdi.Keza kervansarayların, saray ve köşklerin avlu kapıları, saraya, kervansaraya giriş kapıları da aynı şekilde oymacılık sanatının birer şaheserleriydi.Türbelerin giriş kapıları çok mütevazı yapılmakla beraber, dış duvarları çeşitli motiflerle işlenir, ruha huzur veren bir manzara arzeder.Ağaç oymacılığı daha ziyade, cami minberlerinde, cami, medrese, türbe ve benzeri binaların ahşap kapılarında kendini göstermektedir.

Selçukluların hüküm sürdüğü Anadolu şehirlerinde bu eserlerin zamanımıza kadar ulaşan örneklerini büyük bir hayranlıkla temaşa etmekteyiz.Hülâsa müslümanlar her sanat dalında kendilerine mahsus bir tarz geliştirmiş ve bu geliştirilen tarzın zirvede örneklerini vermişlerdir.Elbette bütün medeniyetler karşılıklı olarak birbirinden etkilenirler. Bu çok tabii bir durumdur. Ancak birbirinden aldıklarını kendi tarzları içinde kendine has üslupla geliştirmez, ona kendine has özelliklerin damgasını vurmaz, meczetmezse bu etkilenmelerin bu alışverişlerin yeni şaheserlerin meydana gelmesine, sanatta yeni ilerlemelerin kaydedilmesine katkısı olmaz. Ya iki taraf birbirini taklitten öteye bir iş yapamaz. Ya da onlardan biri diğerini taklit ederek, çoğu kez aslını da aynen taklit edemediğinden bir sürü bozuntu, zevksiz, hiçbir sanat değeri olmayan ucubeler meydana gelir. Genel olarak da zayıf olan, kendine güvenini yitiren, kendi değerlerinden habersiz, ya da kendi değerlerinden yüz çevirmiş geri toplumlar, ilerlemiş toplumların seviyesiz taklitçileri olurlar.Bugün İslam ülkelerinde, kendi memleketimizde, mimarîde, edebiyatta, çeşitli sanat kollarında ortaya konanlara bir bakınız. Allah aşkına, bir zevk, bir estetik, gelecek nesillere ulaştırabileceğimiz, işte bizde bunları yaptık, ecdadımızdan bize kalan mirası koruduk, daha da ileriye götürerek sizlere teslim ediyoruz, sizler de bizlerden aldığınız bu mirası daha da geliştirerek sizden sonraki nesillere bırakınız diyebileceğimiz sanat değerini taşıyan hangi eserlerimiz var?

Ufacık bir sarsıntıda yerle bir olan, zevksiz, çürük, iklim şartlarıyla asla bağdaşmayan şu beton yığınlarını mı? Yoksa şiir adına yazılan saçmalıklarını mı? Ya da sanatkâr diye çırılçıplak soyunmuş, vücudunu teşhirden başka hiçbir marifeti olmayan, ekranları çıplaklar kampına çeviren adı sanatkâra çıkmış şu kişileri mi?

Nereye baksanız gözünüzü, neyi tutsanız elinizi, nerede yürüseniz ayağınızı kirleten, kalbinizi karartan, ruhunuzu bunaltan, tüm değersizliklerin değer kabul edildiği, bütün değerlerin ayaklar altına alındığı, ayakların baş, başların ayak olduğu, çok yüzlülüğün, ahlâksızlığın, zulüm, katliam ve soykırımların pervasızlaştığı şu zamanımızı, şu toplumları işte size insanca bir yaşantı üstün bir medeniyet diye mi takdim edecek, bunları mı onlara miras bırakacağız.Bütün endişesi midesi, şehveti, çıkarları olan; paraya, maddeye tapan, güçlünün zayıfı ezdiği bir toplumda gerçek sanatkârlar yetişebilir mi, sanat eserleri meydana getirilebilir mi? Asla ve kat’a!..

Ecdadımızdan bize miras kalan o muhteşem, muhteşem olduğu kadar da, sâde, zarif, estetik; üstün bir medeniyetin, güçlü bir imanın yansımalarını gördüğümüz şaheserlere baktığımız zaman bu sanat eserlerini meydana getiren sanatkârların yüksek ruh yapısını azim ve aşkını müşahede ederiz.İslam sâdeliği ister, İslamî sanat eserleri de bütün ihtişamına rağmen büyük bir sâdelik arzeder.İslam israf ve lüksü meneder. İslamî eserlerde bu inanıştan dolayı bazı müstesnaları dışında israf ve lüks göremezsiniz. İslamî eserlerde korkutucu, ürkütücü bir manzara da göremezsiniz. Bilâkis cezbedici, huzur verici, rahatlatıcıdır.

İslam sanatında, sanat eserlerinde bir tabiilik, bulunduğu ortama bir uygunluk vardır. Kendini toplumdan ayrı tutan, toplumla aykırılıklar gösteren bir görüntü yoktur.Müslümanların, İslam’la iç içe yaşadığı devirlere ve o devirlerde vücut bulan sanat eserlerine bakınız. Adeta bu eserlerle, sanatlarla toplum kucak kucağa, iç içe, ikiz kardeş gibi bir beraberlik, bir bütünlük arzetmektedir.Yüzyıllarca beraber aynı topraklarda, aynı beldede yaşayan insanların oluşturduğu bir mahalle kültürü meydana gelmiştir.

Halk şairlerinin hece vezniyle meydana getirdikleri, türküler, ağıtlar, deyişler bir toplumun acı, tatlı, neşeli, üzüntülü günlerini, asırlar boyunca yaşadıkları serüvenleri dillendirir.Daha üstte, divan edebiyatı şairleri, başka bir tarzda, başka açılardan bir medeniyetin edebî coğrafyasını gergef gibi işlerler.Ayrı ayrı dallarda, ayrı ayrı tarzlarda ve fakat İslam’ın genel çerçevesi içinde bir inancın, bir medeniyetin, bir kültürün yansımaları sanat eserlerinde tezahür etmektedir.

Göklere yükselen o zarif minareler, kubbeler, bir ömür boyu ayetleri, hadisleri levhalaştıran, kitaplaştıran kubbeleri, mihrapları, duvarları çeşit çeşit motiflerle tezyin eden hattatlar.Tekbirleri, salat u selamları ruhun derinliklerinde seslendiren, na’tlar, kasideler, ilahilerle yüksek seciyeleri, üstün kişileri gönlümüzün sultanlarını vasfeden, inancımızı, dini hassasiyetlerimizi seslendiren Itrîler ve benzerleri İslam sanatının kıyamete kadar zirvedeki temsilcileridir.Yüksek sanat eserleri, yüksek medeniyetler meydana getirmek, güçlü, sağlam bir iman, yüksek bir seciye, azim, sabır, aşkı ve muhabbet, kabiliyet, ince bir ruh yapısı, estetik zevk ister. İşte bizim ecdadımız, İslam’ın, hakkın insanları bu vasıflara sahip yüksek seciyeli insanlardı. Meydana getirdikleri sanat eserleri de onların yüksek şahsiyetlerinin bir belgesi, bir delilidir.İlahi! Mazlum, mağdur, mustazaf bir durumda bulunan bu ümmete yâr ve yardımcı ol.Sadece müslümanları değil bütün insanlığı canilerin vahşet ve zulmünden kurtaracak, dünyayı madden ve manen kirleten necis insanlardan temizleyip yeniden sanat şaheserleri yükseltecek, yüksek medeniyetler, yeni bir dünya kuracak imanlı, şuurlu, ahlaklı yeni nesiller nasip eyle. Böyle bir dünyanın kurulmasında, böyle bir neslin yetişmesinde   bizleri hizmetkâr eyle!...Amin ya Mu’in!..                                                         ZEKİ SOYAK



                      "Sanatla Allah’a varan insanlarIn imanI estetik bir imandIr”

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, İslam Tarihi ve Sanatları Bölüm Başkanı Prof. Dr. Nusret Çam ile İslamda Sanat-Sanatta İslam kitabı üzerine:

- Hocam, İslam’da Sanat-Sanatta İslam kitabını yazmaya neden ihtiyaç duydunuz?

- Türkiye’nin ve İslam dünyasının kanayan yaralarından biri de sanatla İslam’ın, İslam’la sanatın bağdaştırılamamasıdır. Bu son derece ciddi bir olaydır. Çünkü bazıları İslam deyince maalesef kötü şeylerle anlıyor. Veyahutta heykel kırmayla anlıyor. Afganistan’da olduğu gibi tarihî eserlerin tahrip edilmesi bu yanlış anlamalara sebep oluyor. Halbuki sanatın İslam’da önemli bir yeri vardır. Ben lise yıllarından itibaren edebiyat ve şiirle ilgilenmeye başlamıştım. Sanata meylettiğimden ve sanat tarihçisi olduğum yıllardan sonra gerçekten ciddi ciddi sordum kendime: Acaba bu yaptığım iş İslam’la ne kadar bağdaşıyor. Sonra gördüm ki İslam doğrudan doğruya estetikle alakalıdır. Sanat İslam’ın bir parçası temel unsurlarından bir tanesi. Zira “Allah güzeldir ve güzeli sever.” diye bir hadis-i şerif var. Allah’ın güzel isimleri var. Bu güzel isimlerden biri Musavvir’dir. Yani tasvir edici, suret yapandır. Allah insanı güzel bir surette yaratmıştır. Bütün bunlar çerçevesinde baktım ki iş çok ciddi bir boyut kazandı ve bu kitabı yazmaya karar verdim.

  - Peki tasvir İslam’da yasak mıdır? Bu konuya açıklık getirir misiniz?

- Konuşmak nasıl yasak değilse, yemek nasıl yasak değilse tasvir de yasak değildir. Kur’an-ı Kerim’de resim yapmanın yasak olduğuna dair en ufak bir ifade bulamazsınız. Hatta Kur’an-ı Kerim’de resmin yasak olmayıp tam tersine mübah olduğunu gösteren pek çok ayet vardır. Sebe’ suresinin 13. ayetine göre Süleyman Peygamber’e (a.s.) yakın kimseler O’na heykel yapmışlardır. Sarayda kullanmak (süs) için.

  - Kendisi müsaade etmiş mi?

- Tabi kendisi yaptırmış. Bu ayete göre mihraplar, saraylar veyahut da mabetler, büyük büyük havuzlar, büyük büyük kazanlar yaparlardı. Ve temasil yaparlardı. Temasil heykel demektir, hatta estetik değeri olan heykel demektir.

  - İnsan heykelleri mi bunlar?

- Bunu tam bilemiyoruz. Tefsirciler bu konuda anlaşmış değil ama benim kanaatime göre at heykelidir. Çünkü Sa’d suresinin 31. ayet-i kerimesine bakarsanız burada Süleyman Peygamber’in (a.s.) atları sevdiğini anlarsınız. Hatta bu cennet atlarının kendisine özel olarak gönderildiğini görürsünüz. Ve Hz. Peygamberimizin (s.a.s.) Hz. Aişe’yle olan bir şakası sırasında Hz. Peygamber’in bu atların kanatlı atlar olabileceğini belirttiği anlarsınız. Peygamberimiz bir gün Hz. Aişe’nin yanına geliyor. Odasında oturmuş bir şeyle oynadığını görüyor. Peygamberimiz soruyor: Ya Aişe, bu nedir? Oğullarım diyor. Peki ya Aişe şunlar nedir? Kızlarım diyor. Peki ya şu ortadakiler? At diyor. Efendimiz tebessüm ederek gülüyor. Ya Aişe atların kanatları mı olur diyor. Demek ki kanatlı atmış. Hz. Aişe’nin verdiği cevap çok enteresan: “Bilmiyor musun ki Süleyman’ın da kanatlı atları vardı.”

Hz. Süleyman hakkındaki Sebe suresinin 13. ayeti, Sa’d suresinin 31. ayeti ve bu hadisi, üçünü yanyana koyduğunuz zaman tablo meydana çıkıyor.

  - Hocam Peygambere Efendimiz’den başka bir örnek daha aktarmanız mümkün mü?

- Evet mümkün Peygamber Efendimizin kendi ayak izini yaptırdığını, resmettirdiğini söyleyebiliriz. İspatı İstanbul’dadır. Topkapı Sarayı’nda Kutsal Emanetler Dairesi’nde Hz. Peygamberimizin kendi rızasıyla yaptırdığı ayak izi vardır. Üstelik “Çamura basılmış da ayağının izi çıkmış değil.” Yakından bakarsanız o taşın bazalt olduğunu görürsünüz. Bazalt, işlemesi çok zor mermer taştır. Dolayısıyla çamura basmak suretiyle çıkan bir iz değil bu. Doğrudan doğruya birisi bunu yapmıştır. Peygamber efendimiz yaptırmıştır. Bu kendisinin resim yaptırdığına dair işarettir. Örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Mesela bir gün Peygamber Efendimiz, ya Aişe şu perdeyi kaldır diyor. Hz. Aişe mesciddeki bu perdeyi kaldırıyor. Çünkü perdede suret var, resim var. Hz. Aişe bu perdeden yastık yapıyor ve üzerinde resim bulunan bu yastıklar Peygamber Efendimiz tarafından kullanılıyor.Hâlâ İslam’da resim ve tasvirin haram olduğunu düşünürsek fotoğraf, televizyon (dini yayın yapsanız bile) haram olur. Surettir çünkü. Dolayısıyla resimi günlük hayatımızdan çıkarırsak ne olur? Gazete biter, dergi biter, kitap biter, bilgisayar biter, internet biter.

  - Bu fıkıhçıların söyledikleriyle çelişmiyor değil mi? Daha doğrusu bu yeni bir yorum mudur zamana göre?

- Tabii ki zamanın fıkha etkisini inkar edemeyiz. Mesela ben bugün değil de 200 sene önce yaşasaydım bu şekilde söyleyebilir miydim?

Bir de ayet ve hadislerin iyi irdelenmesi gerekiyor. Perde hadisi gibi. Peygamber Efendimizin namaz kılarken dikkatini çektiği için kaldırılması, fakat bir yandan da onu yastık olarak kullanmakta beis görmemesi dikkat çekicidir.

  - Namaza engel olduğu zaman kaldırılması önemli değil mi?

- Evet. Çünkü Peygamberimizin odasının öbür tarafı mescit. Yani avludan, mescidden giriliyor Efendimizin evine. Dolayısıyla orası dînî bir alan. Ama evinin diğer tarafı sivil bir alan. Yani sivil alanlarda resim kullanmakta bir beis yoktur. Ama mescitlerde resim yasaktır.

  - Hocam İslam dünyasında bir estetik erozyon ve tarihi tahripten bahsediyorsunuz. Bu düşüncelerinizi biraz açar mısınız?

- Camilerimizden başlayalım. Camilerimizin avlusuz, bahçesiz yapıldığını görüyoruz. Hem cennetten bahsedeceksiniz, cennetin bahçeden ibaret olduğunu söyleyeceksiniz, hem de camilerinizi bahçesiz yapacaksınız. Kaldırımdan çıkılan bodrum katlarındaki camiler, veyahut da altı hızar atölyesi, torna atölyesi ve üstü cami. Bu İslam estetiğine, Allah’ın evi imajına hiç uygun değildir.

Güncel bir konuya geleyim. Popstar yarışmalarına bakınız. Bunlar estetik erozyon değil midir? Ne ses var, ne müzik terbiyesi var, ne de adab-ı muaşeret var. Ya da oturduğumuz evlere bakalım. Evlerimizdeki yaşantılarımıza bakalım. Bizi rahatsız edecek şekilde önünden geçilmeyen evler ve sokaklar. Hangi konuda biz büyük eserler meydana getirmişiz? Kaç eserimiz var bu şekilde? Hâlâ Sultan Ahmet’le övünüyoruz, Selimiye ile övünüyoruz. Aradan 500 yıllık bir zaman geçmiş. Bunlara yeni şeyler eklemeyelim mi? Romancılığımıza bakalım, durum aynı. Şiir bitmiş, mektuplar bitti. Romanı kim okuyor? Hala Çalıkuşu’ndayız. Bir Cengiz Aytmatov yoktur Türkiye’de. Bütün bunlar estetik erozyondur. Estetik kirlenme son derece yüksektir.

  - Hocam eskiler daha estetik yaşıyordu diyebilir miyiz?

- Tabii ki kaliteli yaşayan insanlar o zaman da vardı bu zaman da vardır. Fakat onlar kendilerine has bir değer oluşturmuşlardı. Kendilerine has bir estetik anlayışları vardı. Belki padişahtan vezire, paşalara kadar herkes aynı estetik seviyede değildi ama estetik bir hassasiyet vardı. Mesela Aşık Veysel, okuma yazması olmayan, Sivas’ın köyünden çıkmış bir adam. O kültüre hitap eden bir adam. Bir onun yaptığı esere bakın; bir de Hacı Arif Bey’in eserine bakınız. İkisi de farklı sahalarda olmakla beraber ne kadar güzel duyguları ifade ediyor. Okumuşluğun da bununla alakası yok. Ama şimdikilere bakıyoruz; estetikten ve kaliteden çok uzak.

  - Sanat deyince akla güzel olan geliyor. Peki güzelin bir ölçüsü var mıdır? Güzel nedir?

- Bu dünyanın en zor sorularından bir tanesi. Şiiri tarif edebilir misiniz? Ruhu tarif edebilir misiniz? Peki Allah’ı (c.c.) tarif edebilir misiniz? Aşk! Aşkı tarif edemezsiniz ama onun eserini görürsünüz. O bakımdan güzel olan, insanlarda olumlu duygular uyandıran ve fizikî olaylar, görüntülerdir. İnsanlarda pozitif duygular uyandırır. Bu genel bir tanım olabilir ama izafidir. Bir de çok izafi olan, gerçek olan güzellikler de vardır.

  - Peki sanat da hakikate ulaşmanın bir yolu mudur?

- Ta kendisidir. Ama düşünebilen bir beyin, hissedebilen bir ruh için. Hissedemeyen bir ruh, düşünemeyen bir beyin için binlerce delil serseniz yine de fayda etmez. Ebu Cehil inandı mı, Peygamber Efendimiz’in o güzelliği karşısında? İnanmadı. Birazcık düşünebilen bir insan için sanat hakikatın ta kendisidir. “Çünkü sanatla Allah’a varan insanların imanı estetik bir imandır.” Kendisiyle barışık bir imandır. Ve dolayısıyla bu iman kişisel bir imandır. Baskıyla oluşan veya taklide yönelik bir iman değildir. “Sanatla, ilimle, aşkla elde edilen iman gerçek bir imandır.” Bunda taklit olmaz. Aşk ilim ve estetik. Bu üçlü temele dayanan iman güçlü bir imandır. Böyle bir iman dünyanın en sağlam kalesinden daha sağlamdır, kimse yıkamaz.

Allah Cemil’dir mesela. Sanat da Cemil’dir. Güzelliği hissedebilen bir sanatçı Allah’ın Cemil sıfatını, musavvir sıfatını, bedi sıfatını ötekilerden çok daha iyi kavrar. Benim Allah’ım güzeldir ve güzeli sever. Ben mesela, şiir yazıyorum, fotoğraf çekiyorum. Cenneti çok iyi anlıyorum. Ama estetikle bir alakası olmayan, bir gülü koklamayan, sevdiğine bir çiçek vermeyen, bir ağaç ekmeyen, tebessümle bakmasını bilmeyen bir insan Allah’ı nasıl tanır? Ne kadar iyi tanır? O bakımdan hakikate ulaşmak için sanat şarttır.

  - Peki eski devirlerde sanatın daha çok tasavvuf çevrelerinde gelişmiş olması bir tesadüf müdür?

- Hayır tesadüf değildir. Tasavvuf saf halde kalp rikkatidir. Bunu tarikat boyutuyla değil, felsefî boyutuyla ele alıyorum. Tasavvuf rikkatli kalp elde etmeyi başarmıştır. “Kalp inceliği” Kur’an’ın bütün mesajı burada toplanıyor: Sorumluluk bilinci, incelikli düşünme. Sevgi ve güzellik duygusu. Tasavvuf dediğimiz de budur zaten. Bu bakımdan sanatın tasavvuf çevrelerinde gelişmesi bir tesadüf değildir. Mesela onların ne çok kullandıkları yazılar “Edeb Ya Hu”, “Ya Vedûd” gibi yazılardır. “Ya Vedûd” seven ve sevilen; aşık ve maşuk demektir. Allah (cc) seven ve sevilen bir varlıktır. Demek Allah da bize aşıktır. Vedûd, Allah’ın isimlerinden biridir. Bunun anlamını en çok bilen de eski mutasavvıflardır. Bu yüzden sanatla uğraşmışlardır. Allah’ın güzel sıfatlarıyla hemhal olmuş sanatçılar bu yüzden ince insanlardır.

  - İslam sanatlarından soyut sanatların ağırlık kazandığı dikkat çekiyor. Acaba soyuta yönelmenin sebebi nedir?

- Her sanatın arkasında bir felsefe vardır. Bizim İslam sanatlarının da, Batı sanatlarının da arkasında kendi felsefeleri vardır. Bizim klasik sanatlarımızın arkasında soyutluk vardır. İslam’da da soyut inanç vardır. Allah (c.c.) soyut bir varlıktır. Biz soyut bir varlık olan Allah’a inanıyoruz. Yani gözle görülebilen bir Tanrı yok bizim inancımızda.Budistlere bakıyorsunuz Tanrı bir insan. Eski yunanlılara bakıyorsunuz, insandan ilahları var. İlahlaşmış insanlar, insanîleşmiş ilahlar. Çok şeklî düşünen insanlar.Hristiyanlara bakıyorsunuz, onlar da Hz. İsa’yı, beşer olan Hz. İsa’yı ilahlaştırmışlar ve Tanrıyı bu şekilde düşünmüşler. Bu bakımdan onların sanatlarının soyut olmaması gayet normal. Figüre yönelmeleri tabiidir.Bizim tanrı inancımızda böyle bir şey yoktur. Bizim Allah inancımız mücerrettir. Somut değildir. Dolayısıyla biz almışız bir gülü, soyutlaştırmışız.Bunu bir fotoğrafla anlatmamışız. O Allah inancı ruhumuza işlemiş. Hiç farkında değiliz. Sanatkâr onu yaparken benim Allah inancım böyledir diye düşünmemiş belki ama biz her şeyde soyutlaştırmaya gitmişiz. Mesela Selçuklu sanatçıları insan figürlerini soyutlaştırmışlar, üsluplaştırmışlar. Bunları fotoğrafik, natüralist bir anlatımla anlatmamışlar. Bunun yerine stilize ederek kendilerinden bir şey katarak anlatmışlardır.

  - Günümüzde İslam dünyasında (özellikle Türkiye’de) sanat faaliyetleri ne durumda?

- 30-40 yıl öncesine göre bir kıpırdamanın olduğunu görüyoruz. Tezhibin yeniden canlandığını görüyoruz. Minyatür yeniden doğdu. İstanbul’da güzel örneklerini görüyoruz. Tasavvuf musikisinde beste yapan sanatkarlarımız var. Refet Hatiboğlumuz var. Demek ki eski klasik sanatlarımızda faaliyetler başladı. Yeter ki devlet desteklesin, bizi arabeske boğmasın. Yine bir takım cemaatler klasik sanatlarımızı alıcı olarak desteklesin. Mesela beni düğünlere davet edenlere ben altın hediye etmiyorum. Tencere, kap kacak vs. hediye etmiyorum. Ebru hediye ederim. Bir sanat eseridir. Onu anlayacak seviyedeyse tabi. Odama bakın tablolarla dolu. Evim de böyledir. Tablolar, eski yazılar, tezhipler, fotoğraflar vardır. Mesele insanın estetik zevkini yükseltmektir.

  - Hocam son olarak Batı sanatlarıyla Doğu sanatları arasındaki temel fark nedir sizce?

- Batı sanatlarının arkasında felsefe vardır. Darvin vardır, Karl Marks vardır… İnsanların ihtiyaçları, arzuları vardır. Batıda bunları görürsünüz. Arka plana bakmak gerekir. Bizim insanımız para kazanmak için sanatla uğraşmaz, içinden gelir. Biz de sanat, insanın kendisini ifade etmesi için vardır. Sanat gayedir, onlarda ise vasıtadır.  


                              MEHMED ŞEVKET EYGİ İLE RÖPORTAJ :

                                    ‘Vasıflı müslümanlığın gerekliliği; bilgi, aksiyon ve estetiktir’

  - Osmanlı’da İslam sanatı zirveye çıkmıştı. Bunun temel sebepleri nelerdir?

- Osmanlı millî bir devlet değildi, bir cihan devletiydi, bir barıştı (pax). Arnold Toynbee “Tarih Üzerine Bir Etüt” adlı büyük eserinin Ispartalılar bölümünde “Eflâtun’un ideal Cumhuriyet’ine realitede (uygulamada) en fazla yaklaşan sistem Osmanlı devletidir” demektedir. Osmanlı devleti Kur’an ve Sünnet temelleri ve hükümleri üzerine kurulmuş olup insan ve yeryüzü boyutlarına uygun bir sanat geliştirmiştir. Mimarlıkta, şehircilikte, giyim kuşamda, serpuşta, hatta, tezyinî sanatlarda, musikide sanatın her dalında en yükseğe çıkmıştır. İslam’a bağlı olduğu için daha ziyade non figüratif sanatlara ağırlık vermiştir. Osmanlıdan günümüze kalan camiler, insanoğlunun yapı ve mimarlık sanatında ulaşabileceği en yüksek sanat zirveleridir. Bu yüksekliğin, bu mükemmeliyetin sebepleri bence şunlardır:

A) Hak ve doğru din ve nizam olan İslam’a bağlı olması, onun hükümlerini uygulaması. Kur’anî ve Nebevî hikmetin ışığında hareket etmesi.

B) İnsanı ve onun mekânı olan dünya boyutlarını ölçü olarak kabul etmesi.

  - Günümüzde özellikle dindar kesimi sanat hususunda çok geri ve kötü durumda görüyorsunuz. Neden bu hale düştük?

- Müslümanlar yeryüzünde Allah’ın şâhitleridir; bu şâhitliğin gerektirdiği bir takım temel ve zarurî şartlara sahip olmaları gerekir.Bunları özetle sıralıyorum:

A) Bilgi, kültür, ilim, irfan boyutu yüksek olacak.

B) Aksiyon, ahlak, fazilet, eylem boyutu da yüksek ve yeterli olacak.

C) Sanat, estetik, güzellik boyutuna sahip olacak.

Maalesef Müslümanlar, tarihî ârızalar ve kazalar dolayısıyla şehirli ve medenî bir zümre olmaktan çıkmış, bedevîleşmiştir. Bedevîliği tabiî ki, sosyolojik mânada kullanıyorum. İslam bir medeniyet dinidir, bir büyük şehir/metropol dinidir. Kırsal kesim, taşra, varoş, gecekondu, göçebe kültür ve zihniyetiyle İslam temsil edilemez, islamî hizmet ve faaliyet yapılamaz. Bütün Müslümanların yüksek kültürlü, vasıflı, ehliyetli olması gerekmez ama onların içinde yeterli sayıda böyle eleman yetişmiş olması ve hizmetleri, temsilciliği onların yapması gerekir. İslam elbette bedevîlerin ve kırsal kesim mensuplarının da dinidir ama İslam bedevî dini, kırsal kesim dini değildir.Soruyorum: Göçebeler mimarlık eseri verebilirler mi? Elbette veremezler, çünkü onlar devamlı olarak bir yerde ikamet etmezler, çadırlarda yaşarlar, bir müddet bir yerde otururlar, sonra çadırlarını söker başka yere giderler. İnsanların devamlı oturdukları köylerde büyük mimarlık anıtları olmaz. Böyle şeyler metropollerde, büyük şehirlerde, nüfusu az da olsa medeniyet, ilim, irfan, kültür ve sanat merkezlerinde bulunur, meydana gelir. Müslümanlar bilgi, aksiyon ve estetik bakımından güçlenmek, ilerlemek, üstün olmak, eski parlaklıklarına tekrar kavuşmak istiyorlarsa var güçleriyle yeterli sayıda vasıflı ve medenî Müslüman yetiştirmelidir. Önemli olan kelle sayısı, kemmiyet, nüfus çokluğu değil, keyfiyettir, vasıf yüksekliğidir.

  - Bugünkü gerilikten, zilletten, sönüklükten kurtulmak için ne gibi çareler ve çözümler teklif ediyorsunuz?

- İnsan kişiliğinin, fert veya toplum olsun, mutlaka üç temel boyutu bulunmaktadır: Bilgi ve inanç boyutu, aksiyon ve ahlak boyutu; estetik, sanat ve güzellik boyutu. Bunların biriyle, yahut ikisiyle kurtuluş ve yükseliş olmaz. İlle de üçü birden gereken seviyede olacaktır. Tabiî ki, bu söylediğim idareci, yüksek tabaka, temsilci, çoban, rehber zümresi içindir, avam takımı için değildir. Temsilci bir Müslüman düşünelim, bilgisi ve tahsili yeterli, fakat ahlakı bozuk; bu adamdan bir hayır gelmez, o hizmet edemez. Diyelim ki, hem bilgisi var hem de ahlakı güzel, fakat estetik ve sanat boyutu güdük ve yetersiz. Bu ikinci adam da istenilen hizmeti veremez. Müslümanların bütün imkanlarını seferber ederek, her üç boyutta da güçlü ve yeterli olan temsilciler, hizmetkârlar, elemanlar yetiştirmesi gerekir.

Son kırk yılda bu ülkede kırk bin cami inşa edildi ama benim tavsif ettiğim mânada kaç mükemmel, güçlü, vasıflı, üstün Müslüman yetiştirildi? Vasıflı, güçlü, üstün Müslüman kimdir? Bu konuyu açmak için yüzlerce sayfalık ciddî kitaplar yazılması gerekir. Yetersiz ve vasıfsız kimselerin İslam temsilciliğine soyunmalarından daha büyük bir felaket olamaz. Bugünkü gerilikten, zilletten, esaretten kurtulmak için, az sayıda da olsa, çağdaş seviyede genel kültüre, yüksek seviyede İslam kültürüne, şehir ve medeniyet görgüsüne sahip son derece mürüvvetli, faziletli, ihlâslı, ahlaklı örnek Müslümanlar yetiştirecek eğitim müesseseleri, üniversiteler, hocalar yoktur. Birkaç istisna kuralı bozmaz. Paralel ve alternatif bir eğitim sistemi kurmak gerekir. İstidatlı gençleri seçerek, ileride bin kişiye, bir milyon kişiye bedel ve denk olacak bilgi, ahlak ve sanat kahramanları olarak yetişmelerini sağlamak gerekir. Bin tane tekir kedi yetiştireceğimize bir Bengal kaplanı yetiştirmemiz yeğdir. Bu işi yapacak üstadlar, eğitimciler, rehberler, mürşitler var mıdır? İslam dünyasında bu devirde Halid-i Bağdadiler, ondan icazet ve hilafet almış İmam Şamiller, Emir Abdülkadirler mevcut mudur? Bir buçuk milyarlık İslam âleminde bir Selahaddin Eyyubî çapında kimse bulunuyor mu? Devrin Gazalîleri, Şa’ranileri nerede? Bir Mimar Sinan’ımız var mı? Muhyiddin Arabî, Mevlânâ, Abdülkadir Geylanî, Ahmed er-Rufaî gibi büyüklere sahip miyiz? Maalesef Müslümanlar sayıca artıp duruyor, fakat keyfiyetçe aynı artış ve yükseliş görülmüyor. Bizde akıl, fikir, iz’an, idrak, firaset, fetanet olsa güçlü, üstün, vasıflı bir tek Müslüman yetiştirmek için yüz tirilyon, hattâ daha fazla masraf yaparız. Ne yazık ki, binalara haddinden fazla yatırım yapan Müslümanlar adam yetiştirmek için gerektiği gibi çalışmıyor.

- Tenkitlerinizin yıkıcı olabileceğini düşünüyor musunuz?

- Tenkit etmiyorum, uyarıyorum. Yıkıcı değil, yapıcı teklifler ileri sürüyorum. Peygamberimiz “Övücülerin suratlarına toprak saçınız.” buyurmuşlardır. Sadece kuru kuruya tenkit etmiyorum, çareler ve çözümler teklif ediyorum. Aslında Müslümanları uyarmak vazifesi ve işi bana düşmez. Lakin nizamî medreselerden yetişip icâzet almış ulema kalmadı; tasavvuf yolunda yetişmiş kimseler de yok denecek kadar azaldı. Yapılması farz olan uyarıları yapmak benim gibi kimselere kaldı. Zaten siz istediğiniz kadar feryat edin, uyarmaya çalışın, dinleyen yok denecek kadar azdır. Belki birkaç genç okur, mütenebbih olur ümidiyle yazıyorum.

  - Gençlere ne tavsiye edersiniz?

Madde madde belirteyim:

A) İstidatları varsa, Şeriata aykırı olmayan bir sanat öğrensinler. Hat, tezhib, ebru, çinicilik, seramik ve toprak, ağaç işleme, takı ve tesbih, el yapımı kağıtçılık, kağıt boyama ve aherleme, sedef kakmacılığı, maden işleme sanatları, kumaş boyama, el dokuması kıymetli kumaşlar, nakkaşlık, sanat kıymeti olan takke, arakiye, serpuş, İslamî giyim kuşam tasarımı gibi. Bizde eskiden iki yüz kadar geleneksel sanat ve zenaat vardı. Bunların büyük kısmı öldü, unutuldu. Mutlaka canlandırılmaları gerekir.B) Vasıflı Müslüman olmak isteyen her Türkiyeli genç mutlaka ve mutlaka zengin, edebi, yazılı Türkçe’yi, yani Osmanlıca’yı iyi derecede öğrenmekle mükelleftir. Osmanlıca bilmeden köylü, bakkal, işportacı, kasap, esnaf olunabilir ama münevver, yüksek tabaka mensubu, kültürlü olunamaz. Yeterli Osmanlıca bilmenin ölçüsü de şudur: Zevk ve haz alarak, mânasını anlayarak Türk dilinin en büyük şairi Fuzulî’nin divanını, aslî metninden okuyabilmek.

C) Gençlerimize eski İstanbul, Enderun, yüksek tabaka görgüsü ve edebi öğretilmelidir. İslâm edeb, erkân, görgü, ahlak, fazilet demektir. Her işin bir âdâbı vardır. Misafirliğin, kapı çalmanın, telefonla konuşmanın, mektup yazmanın, yemek yemenin, giyinip kuşanmanın, büyüklere ve küçüklere nasıl davranılacağının, komşuluğun, vatandaşlığın.. İlâ âhirihi.

Son olarak şu hususa dikkat çekmek istiyorum: Vasıflı Müslüman iyi insan, iyi vatandaş demektir. Vasıflı, iyi, güçlü, üstün Müslüman öyle kendi kendine yetişmez. Yetiştirilmesi gerekir. Bu da kısa zamanda ve kolay şekilde olmaz. Rehbersiz, mürşidsiz, üstadsız böyle yüksek Müslümanların kendi kendine yetişeceklerini sanmak ahmaklıktır.

                                           
                                            Allah’ın özenmeden yarattığı hiçbir şey yoktur

... Din ve sistem olarak İslam’ın en büyükten en küçüğe, evrenselden bireysele kadar uzanan emir ve yasakları arasında güzel, doğru, kalıcı, yapıcı, mutlu edici, yüceltici, ufuklar açıcı, Allah’a yönlendirici olmayan tek madde yoktur. Allah’ın yaptığı ve yarattığı hiçbir şey rastgele(1), ölçüsüz, biçimsiz, gayesiz(2) değildir. “Herşey bir programla yaratılmıştır.”(3) ve Allah, yarattığı her şeyi güzel yapmaya devam etmektedir.(4) Sanat ve estetik, Allah’ın fiillerinin ve tecellilerinin ana rengi, asıl karakteridir. Tesadüf, akılların tartmadığı, hayallerin ulaşamadığı bu muazzam programa giremez.(5)

Allah’ın sanatlarını O’nun dışında hiçbir güç ve idrak, bütünüyle tartamaz. İdrakler, bu muazzam sanattan ancak kendine yansıtabildiği kadarıyla mutlu olur. Bu kadarını bulunduğu topluma yansıtmaya çalışır. Eğer enerjisi fazla ise birkaç nesle, daha fazla ise nesillere mesajını ulaştırabilir. Adlarını anmakla mutlu olduğumuz büyük hak dostları Hazreti Mevlana’lar, Gavsı Azam’lar, rabbani âlimler, büyük şairler, edibler bu cümledendir ve bunların sanatsız tek sözleri yoktur. Allah’ın özenmeden yarattığı hiçbir şey yoktur. Ömrü birkaç günü, birkaç haftayı geçmeyen çiçeklerin renklerine, dokularına, zerafetlerine, inceliklerine ve zayıflıklarına bakınız. Siz birkaç günlük bir şeye bu özeni gösterir misiniz?   ....


Sanat, İlim ve Din

"Şiir, ruhun, haddizatında ifade edilemeyen hakikatle ve onun kaynağı olan Tanrı ile olan temasının meyvesidir (Maritain).

"Her şiir, kendi saf şiirsel mahiyetini "saf şiir sanatı" dediğimiz esrarengiz bir hakikatin mevcudiyetine, radyasyonuna ve birleştirici tesirine borçludur (Abbot Bremond; "Saf şiir sanatı" ).

"Şiir sanatı, kozmik muammayı içinde taşıyan hayatımızın kendi kendine sormakta olduğu o müthiş sırdan vasıtasız haberdar olma olarak kendini göstermektedir." (Roland de Peneville, "Poetic experience").

"Şair, gaybı gören ve eski zaman törenlerinin anahtarlarını keşf eden kişidir." (Rembaud).

"Yaratıcılık olarak sanat ve bilhassa var olma tarzı olarak şiir sanatı, mukaddesin yerine geçecek bir şekil alma çabası içindedir... Hayatın idraki olarak olsun, yaşama tarzı olarak olsun (veya ikisi aynı zamanda olsun), şiir sanatı, insanı her bakımdan kendi insanî şartlarının üstüne yükseltmekte ve böylece mukaddes bir faaliyet olmaktadır."(Gaetan Picon).

"Çoğu insan eğer sonsuzluğu karanlığı, muayyen bir doğum, muayyen bir ölüm ve hatta bir şahıs karşısında her dinin esası olan aşkınlığı, müphem bir şekilde de olsa, sezmeseydiler resim sanatı, heykeltıraşlık ve edebiyat hakkında, mimarî hakkında sahip oldukları kanaatten daha esaslı bir kanaate sahip olmayacaklardı. (André Malreaux, "Sükûnetin Sesleri").

Çoğu kişi, Kafka'nın romanlarını ancak dini metinler olarak anlamanın mümkün olacağı kanaatindedirler. Halbuki Kafka'nın kendisi, kendi sorularına bir nevi dua imiş gibi baktığını belirtmekteydi. ("Kâinat anlamadığımız işaretlerle doludur" Franz Kafka). Tanınmış sürrealistlerden olan Michel Leiris şöyle diyor: "Bundan sonra hiç bir şeye -ve her şeyden evvel Tanrıya ve hatta öbür hayata- inanmıyordum, fakat yine o mutlak, o Bakî olandan seve seve bahsediyordum. Müphem olarak ümit ediyordum ki şiir mucizesi her şeyin değişmesine tavassut edecektir ve ben de diri olarak ebediyete geçeceğim ve böylece söz sayesinde insan olarak mukadderatımı yeneceğim." ("İnsanın Çağı" adlı eserinde). Böyle veya şöyle olsun, insanın aynı meyli söz konusudur. Aralarındaki fark, bunlardan hangisinin muayyen şartlarda ortaya konuluyor oluşundadır. Din, ebediyet ve mutlakiyeti merkez noktası yapmıştır; ahlak, iyilik ve hürriyeti: sanat ise, insanı ve yaratmayı. Bunların hepsi eninde sonunda belki yetersiz, fakat istifade edebildiğimiz tek lisanla sezilen ve ifade edilen aynı hakikatın değişik tezahürleridir.Din ve sanatın esaslarında aslen birlik vardır. Dram; konu ve tarih bakımından dinî menşelidir; tapınaklar ise oyuncular, kıyafetler ve seyircilerle beraber ilk tiyatrolardı. İlk dramlar Milattan evvel 3000 ila 2000 yılları arasında Mısır'da ritüel oyunlar olarak ortaya çıkmıştı. Ünlü antikçağ dramı ise tanrı Dionisos'un şerefine söylenilen koro şarkısından gelişmişti. "Tiyatro binaları Dionisos tapınağına yakın yerlerde inşa edilip, temsiller Dionis törenleri sırasında düzenlenerek dinî ayinlerin bir parçası şeklinde telakkî ediliyorlardı."(Bloch). Tiyatronun ve hatta tüm kültürün ritüel menşei şüphe götürmez bir husustur ve bununla ilgili tarihi deliller vardır.

Dram -teoloji değil- insanın ve insanlığın hakiki dinî ve ahlakî problemlerini ifade tarzıdır. Maskta onun ikili karakteri açıkça hissedilmektedir. Bu karakter aynı zamanda hem dini, hem de dramı telkin ediyor. İlk resim, heykel, şiir ve oyun âyinin birer parçası idiler ve ancak çok sonra kültten ayrılarak müstakil oldular. Vahşî insan avlamak istediği hayvanın resmini yaptığı zaman bu resim kendisi için kültün, tapınan bir şekli idi. Kızılderililer dinî törenler sırasında kum üzerinde ve törenin bir parçası olarak renkli resimler çizerler. Meşhur Japon "Gigaku" balesinin kökleri uzak maziye, Japonların inancına göre, dünyanın yaratılışı zamanına kadar gider. Bu çok eski oyunlar aslen şarkı, dans ve mimiğin bir karışımı idi ve ölülerin ruhlarının geçtiği metafizik hadiseleri sembolik bir tarzda temsil ediyordu. Tarih ve konu bakımından bu oyunların dinle müşterek bir tarafı vardır. Eski Arap (İslam öncesi) ananesinde şairi, imtiyazlı, nüfuzunu büyü güçleriyle temasa borçlu bir şahsiyet olarak görüyoruz. Şairin dehşet dolu ve yüce sözlerinin, hayatı korumak veya yok etmeğe muktedir tabiatüstü güce sahip olduğuna inanılıyordu. Meksika Kızılderililerinin şiirlerinden fevkalâde güzel bir seçmeler kitabı yayınlamış olan Gabriel Zaida, kitabının önsözünde "Meksika Kızılderililerinin, şiirinde umumî ve müşterek özellik ebedî hayatın sembolize edilmesidir. Totem -bitki, hayvan, tabiat olayı- ile münasebet ise, hemen hemen her zaman büyülü, dinî bir tören şeklini alır" diyor.

"İlim, astronominin çocuğu (Bergson) olduğu gibi, sanat da dinin çocuğudur. Eğer yaşamak istiyorsa, sanat, tekrar tekrar bu kaynağına dönmeğe mecburdur; ve gördüğümüz gibi bunu yapıyor da.Mimarî istisnasız her kültürde en yüksek dereceye mabetlerde ulaşmıştır. Bu, Hindistan ve Kampuçya'daki iki bin senelik tapınaklar. İslam dünyası camileri. Kolumb öncesi Amerika'nın mabetleri için olduğu kadar 20. asırda Avrupa ve Amerika'da inşa edilen kiliseler için de caridir. Çağımızda büyük mimarlardan hiç birisi bu çağrıya mukavemet edememiştir. Frank Lloyd Wright meselâ Elkins Parkı, Pensilvanya'da Beth Shalom Sinagogunu, Le Corbusier Ronchap'ta Notre Dame du Haut kilisesini (1955'te tamamlanmış) ve Evre'de dominikan manastırını; Mies van der Rohe İllinois'te Teknoloji Enstitüsünün küçük kilisesini (1952); Alvar Aalto Finlandiya'nın Vuokesniski şehrinde Luteran kilisesini (1959); Philip Johnson New York'ta Kneseth Tifereth İsrael mabedini (1954); Rudolph Landy Sarasota; Florida'da Aziz Pol Luteran kilisesini (1958); Oscar Niemeyer Pampulhi, Brezilya'da Francis Assisi Kilisesini (1942); Felix Candela Meksiko'da La Virgen Milagrosa kilisesini (1953) vs. yaptılar. Tam liste çok uzun olurdu. Yorulmak bilmeyen mabet inşaatıyla mimarî sanatı -bütün sanat dallarından daha fazla fonksiyonel ve en az manevî olan- dinî karakterini teyit etmektedir.

Dine olan borcunu sanat daha açık bir tarzda resim, plastik eserler ve müzik sayesinde ödüyordu. Rönesans'ın en büyük sanat eserlerinde hemen hemen istisnasız dinî konular işlenmiştir. Dolayısıyla bu eserler Avrupa çapında bütün kiliselerde ana baba evinde gibi hüsnü kabul görmüşlerdir. İtalya veya Hollanda'da herhangi bir kilise var mı ki aynı zamanda sanat galerisi olmasın? Michelangelo'nun resim ve heykelleri nevine münhasır bir şekilde Hıristiyanlığın devamını teşkil etmektedirler ("Renk ve taşta İncil"). Händel'in oratoryumları -bir nevî manevî operalar- gerçekten büyük bir dinî müziktir (meselâ "Saul", "Samson", "Messias" vb.). 20. asrın en büyük iki müzisyeni olan Debussy ve Strawinski doğrudan doğruya dinî muhtevalı eserler meydana getirdiler (Debussy, "Aziz Sebastiyan'ın Ölümü", Strawinski: "Mezamir Senfonisi", "Ayîn", "Canticum Sacrum"). Öbür tarafta Chagall onbeş büyük tuvalinde İncil konularını işlemiştir. Yüzyılımızın ellili senelerinde müzik öncülerinden olan büyük piyano bestecisi Olivier Messiaen dini meditasyonlardan esinlenen bir sürü eser veriyor (meselâ, "İsa'nın çocukluk zamanına yirmi bakış"). En büyük çağdaş bale ustası olan Maurice Bejart'ın baleleri (Yirminci Asır Balesi) nin en tesirli olanları Wagner'in mitolojisi ve Uzak Doğu mistiğinden esinlenmiştir. (meselâ "Baudelaire", "Bakti", "Galipler" vb.). Soyut resim sanatı öncülerinden olan Mondrianlanda (Teozoflar Derneği üyesi idi) züht ve takdisi en "yüksek hakikate" ulaşmak için vasıta olarak görüyor. Onun keza ünlü hemşehrisi olan Jan Torop da sembolizm ve mistisizmi sayesinde resim sanatının dinî ve ahlakî anlayışını geliştiriyor. Rembrandt hakkında Kenneth Clark şöyle yazıyor: "Zihnine İncil öyle işlemişti ki her hikayeyi ve en ufak teferruatı biliyordu. Çizdiği resimlerde çoğu defa her günkü hayattan bir manzara mı, yoksa Kitabı Mukaddes'ten bir tasvir mi verdiğini fark edemiyoruz, çünkü bu iki tecrübe, ruhunda birbiriyle kaynaşmıştı (K.C., "Uygarlık", S. 200) Yves Klein ZenBudizmden ilham alıyor ve maddî olmayan kozmik enerji hakkında meditasyon yapıyor, ki bu, Bergson'un sezgi felsefesinin bir bakıma resimde devamı mahiyetindedir. Ona göre sanat, meyli derunînin saf bir tecellisi, bir nevi ilahi vahiydir (en ileri giden kompozisyonu olan "Kozmogoni"yi yağmur ve rüzgarın vasıtasıyla resim olarak meydana getirmiştir). " Dünya tiyatrosu" denilen şeyin fikri de kendi semboliğinin dini mahiyetini açıkça vurguluyor. Bir yazar şöyle yazıyor: "Yaratıcılığın her sahasında dinî düşünce ve hissiyatı ihtiva eden semboliğin ortaya çıkması, çağımızın bariz bir hususiyeti olmuştur. "Fakat gördüğümüz gibi burada ne yeni ne de muvakkat bir temayül mevzubahis değildir.Mevzubahis olan, sanatın tabiatından ileri gelen devamlı haldir. Hakikî sanatta -alelâde olandan sarfı nazar edilirse- her şey tamamen böyledir: Yani akıl üstü ve kutsaldır.

Bize anlattığı şeylerle ve anlatım tarzıyla sanat, dinin insanlara mesajı gibi, aklen inanılmazdır. Eski bir Japon freski, El Hamrâ'da aslanlı avlunun kapısındaki arabesk, Melanezya adalarından bir mask, Uganda'dan bir kabilenin dinî dansı, Michelangelo'nun "Korkunç Mahkeme"si, Picasso'nun "Guernica"sı... Bunlara bir göz atın. Veya Debussy'nin "Aziz Sebastiyan"ı misterini veya zencilerin bin dinî şarkısını dinleyin. Böylece siz, ibadette olduğu gibi, ulaşılamaz, mantık ve duyular üstü olan bir şey tecrübe etmiş olursunuz. Soyut sanatın herhangi bir eseri, dinî bir âyin gibi akıldışı ve "gayr-ı ilmî" bir tarzda tesir etmez mi? Bir bakımdan resim tuvalde, senfoni ise seslerde böyle bir âyini teşkil etmektedir.

Sanat her şeyden evvel güzeli yaratmak demek değildir, çünkü "güzelin tersi çirkin değil, yalandır". Aztek veya Fildişi Sahili maskları, yahut Albert Giacometti'nin gözsüz heykelciklerinin güzel olduğu söylenemez. Fakat bunlar hakikati arayan otantik bir isteğin ifadesidir. Çünkü bu veya şu şekilde bir seziş, bir his, veya insanın kaderiyle ilgisi olan kozmik bir hadise ile bir çağrışımı veya sadece aşkın dünya hissini teşkil etmektedir.Din ile sanat arasındaki bu iç bağ başka bir gerçekte de; sanatkârlarda rastlanılan "meslekî" bir "bakımsızlık" hali ve bazı tarikatlarda (bilhassa Hinduizm ve Hıristiyanlıkta) "mukaddes kirlilik" denilen zahirî ihmalcilikte kendini göstermektedir. Alelâde insanların gözünde sanatkârlarla rahipler birbirine benzeyen kişilerdir. Rahiplik ve bohemiyenliğin esasında, ilk bakışta garip görünüyorsa da, aynı felsefe yatmaktadır. Bu felsefe rahiplerde adak, sanatkârlarda ise yaşama tarzı olarak ortaya çıkar. Her ikisinin de manası aynıdır: hayatın manevî tarafını vurgulama; maddî, haricî, mutad olan şeylerden nefret. Burada otantik bir dinle karşılaşıyoruz. Derviş Müslümanlarda keşiş karşılığı dilenci manasındadır. "Kırlarda zambaklar gibi" veya "dağlarda kuşlar gibi yaşayınız."(İncil). Dinin bu inanılmaz talebinin en kuvvetli aksisedası sanatkârlar arasında yer bulmuştur.

Din ile sanatın tarih boyunca aynı veya benzeri kaderi yaşamış olması, bize şimdi gayet tabii görünmelidir. Değişik durumlarda onların hürriyet ve hürriyetsizlik ölçüsü hemen hemen aynı idi. Sovyetler Birliğinde ilmin ve eğitimin alabildiğine gelişmesi ve aynı zamanda hemen hemen her sahada sanat faaliyetinin gerilemesi; ortaçağda ise, kilisenin hakimiyeti altında, durumun tam tersine olması gerçeğinde, bir bakıma bu kaideye uygunluk vardır. Bunun gibi durumlarla karşılaştığımız her yerde hakim sistemin esasında dine köklü bir şekilde angaje olan, ya, fanatik bir şekilde desteklenen yahut fanatik bir şekilde reddedilen bir felsefe buluruz. Ortaçağdaki bütün tahditlere rağmen hava dinle şarj edilmişti ve sanat, içinde bulunduğu şartları kendine tamamen uygun buluyordu. Öbür taraftan ateist ve materyalist felsefe, dinin ve yaratıcılığın hür olduğu açıklamalarına rağmen, sanatı hamle ve hürriyetinden mahrum kılıyor. Sanatı boğmak ateizmin karakterindedir, tıpkı sanatı teşvik etmenin dinin karakterinde oluşu gibi. Ateizm hürriyetçi olduğu zamanlarda bile sanatı boğar. Din ise, otoritatif olduğunda da onu serbest kılar. Papa İkinci Yulius, Michelangelo'yu Sikstin Kilisesindeki freskleri yapmakta iken "takibata uğrattığı" zaman, onu sırf mukadder olan şeyi yerine getirmeğe "mecbur" ediyordu. Sanatkârların devlet tarafından takibata uğratılmasının daimâ ters bir gayesi vardır. O da sanatkârı vazifesini yapmaktan vazgeçirmektir. Sanatkârlar ortaçağda, kilisenin mutlakiyetçi zihniyeti altında, ilim adamlarından farklı olarak, hiç ıstırap çekmiyorlardı. Sovyetler Birliğinde ise hakim iktidarın mutlakıyetçi zihniyeti altında en az ıstırap çekenler ilim adamları olmuşlardır. Ortaçağın sonlarına doğru ilim adamı ve filozofların takibata uğradığı, engizisyonun en şiddetli zamanlarında ünlü İtalyan ekolü en büyük eserlerini vermişti. Stalin ve Zhdanov9 zamanında Sovyet bilimi, atom enerjisi ve uzay sahalarında büyük hamleler yapmıştı. Bütün baskı Sovyet sanatı üzerinde idi, çünkü sanat bambaşka bir dünyaya bambaşka bir düzene aittir. Kilise bazen ilmi teolojiye hizmetkâr yapmak istemişti, Sovyetler Birliğinde ise sanatın siyasete hizmetkâr olması istenmekteydi. İktidar mevkiinde bir forum Sovyet sanatında sosyalist realizmin yegane doğru istikamet olduğu "gerçeği"ni (tabir Stalin'indir) ilan ederse, o zaman bu bir diktadır, tıpkı kilisenin konsil vasıtasıyla, Arzın kâinatın merkezi olduğunu "tespit" etmesi gibi. Aralarındaki fark, birinci diktanın sanata, ikincisinin ise ilme karşı olmasındadır. Fakat burada daha ziyade anlamamak ve hatta tabii olarak anlamamak söz konusudur. Ateizm, sanatı özü itibarıyla hiç bir zaman kavramayacaktır; din ise, hiç bir zaman ilmi kavramayacaktır. Picasso Sovyetler Birliği'ne pekala girebilir, fakat eserleri giremez. Sovyetler Birliği onun siyasî tutumunu kabul ediyor, fakat onun sanatını etmiyor, edemiyor. Çünkü sanat sanatçıların şuurlu istek ve kanaatleri ne olursa olsun ne ise o olarak kalır: Kutsal bir mesaj, insanın mütenahî ve nisbî olduğu görüşüne karşı tanıklık, kozmik bir düzen hakkında haber, tanrısız materyalist bir kâinatın vizyonuna bütün olarak ve her noktasında karşı koyan kozmik bir perspektiftir. Sovyetler Birliğinde Feodor Dostoyevski'nin Hıristiyan romanlarını ve hemşehrisi olan Marc Chagall'ın resimlerini endekse koyduran esas itibarıyla aynı sebeplerdir. Pasternak ve Soljenitsin'in ıstıraplarında Bruno ve Galile'nin trajedilerinden, fakat ters bir mantıkla, bir şeyler mevcuttur. Zhdanovizm ve engizisyon birbirine muvazî aynı neviden tezahürlerdir. Zhdanovizm, sanatkârlarla düşünürlere devlet ateizmi adına yapılan engizisyondur; engizisyon ise örgütlenmiş din olarak kilise adına ilim adamlarına karşı tatbik edilen Zhdanovizmdir. Zhdanovizm ters çevrilmiş engizisyondur.

Figür ve şahsiyet (insan figürünün dramı)

Sanat, şahsiyet problemine tutunmuş bulunmaktadır. "Harp ve Sulh"te 529 kişi meydana çıkıyor. "İlahi Komedi" ise tamamen bir şahsiyetler dünyasını teşkil etmektedir. Bunlardan hiç birisi unutulmuş veya "kalabalıkta" kaybolmuş değildir. Her biri kendi kendine bir ruhtur ve mesuliyeti ve günahı ile o kadar hakiki olarak varoluyorlarki, Korkunç Mahkemenin manzarası, gelip geçmiş milyarlarca insanla beraber bize tamamen mümkün ve gerçek görünüyor. Sikstin kilisesinin; tavanında "Yaratılış Kitabı"ndan manzaraları tasvir eden freskler bir simalar galerisidir. Simayı karakter yapan ferdîleştirme iç hayat, hürriyettir. Çünkü, karakter insanın yüzüne mutabık değildir; karakter yüzün içinde yansıyan gayrettir. Karakterle tabiat arasındaki münasebet ruhla madde, nitelikle nicelik, şuurla atalet, dramla ütopya arasındaki münasebet gibidir. Karakter hür, tekrarlanmayan ve bir bakımdan ölümsüz olmakla tabiata karşı koyuyor. Tabiat aynılık, homojenlik, tetabuk, illiyettir; karakter ise ferdiyet, tav'iyet, hürriyet, mucizedir.Din ruhtan, sanat ise karakterden bahseder. Fakat bunlar aynı fikri ifade etmek için sadece iki tarzdır. Din ruha hitab ediyor, sanat ise ona ulaşmaya, onu gözlerimizin önüne "getirmeğe" çalışıyor. Daha iptidaî sanatta kompozisyonun en önemli kısmının baş olduğu fark edilmektedir. Vücuda sadece bir taşına rolü verilmiştir Vücut sadece şematik olarak tasvir edilmiş veya tamamen ihmal edilmiştir. Yeriho'da bulunmuş ve Milattan 6000 sene evvelki bir zamandan kalma heykelcilik eseri başlar, cilalı taş devri insanın, ruhun yerinin baş olduğuna inandığını göstermektedir. Paskalya Adalarında keşfedilen devasâ taş figürlerde dikkat yüzlere hasredilmiş bulunmaktadır; bedenle enselerden sarf-ı nazar edilmiştir. Çünkü İncil'e göre Tanrı, ilk insanın yüzüne nefes üflemekle ona kendi ruhundan bir kıvılcımı ihsan etmişti. Bütün büyük sanatkârlar, Phidias ve Paraksiteles'ten başlayarak, Raphael, Michelangelo ve da Vinci üzerinden Rodin, Meştroviç ve Picasso'ya kadar, esasen bir tek mevzu ile, yani insanın karakteri ve iç dünyası ile uğraşmışlardır. Mona Lisa'nın şöhret iç hayatın sırrını tasvir etme teşebbüslerinin belki en başarılısını teşkil etmesine dayanmaktadır. Son on senede Amerikan sanatında ve bilhassa resim sanatında olup bitenler bazı kimselerce "insan karakterinin dramına dönüş" olarak gösterilmiştir. Fakat sanat için bu daimâ yeniden dönüştür.

Bu itibarla her sanat eserinin mevzuu bazılarının ona isnad ettikleri ve onu ne için istismar etmek istediklerine bakmadan her zaman ancak ruhî ve şahsî olup, hiç bir zaman sosyal ve siyasî değildir. Tertip ve dekor pekalâ sosyal olabilir, fakat sanat her zaman tezahürün manevî yönü ile ilgilidir. Sanat bedenle 'ilgilendiği' zaman bile manevîdir. Bazıları, şeylerin görünüşüne dayanarak meselâ Rubens'i "vücut ressamı", Rembrandt'ı,da "ruh ressamı" olarak vasıflandırmışlardır. Ama gerçekten her ressam şahsiyeti, yani ruhu "tasvir" eder. Her dramın esas muhtevası nihaî hüküm verecek olursak, insanın iç hürriyetiyle, insanın, içine atıldığı dış dünyanın determinizmi arasındaki münasebettir ve bu, dramın, dinî menşeine atfedilebilir. "Shakespeare"in ilgili karakterlerinde aksiyon bizi nispeten az alakadar eder. Buna karşı mucip sebepler, gizlenmiş ruh, yozlaşmış büyüklüğüyle, o kadar hakikî görünüyor ki, dikkat ancak ona hasredilir ve onu yanında suç ehemmiyetsiz kalır."(Charles Lamb). "Aksiyon bana ne , karakterler yeter" diyen Eugene O'Néill, apaçık aynı şeyi göz önünde tutarak konuşmuştur.Bu karakter hiç bir zaman obje değildir. Sanatta o sadece Ben'le Sen olarak mevcuttur. (Martin Buber: "Ben ve Sen"). Sanatkâr ile seyirci arasındaki farkın silinmesi, eserin meydana getirilmesinde (resim sanatında bile Amerikan ressamı Rauschenberg) seyircinin de içeri alınmasına dair devamlı temayül, bundan ileri geliyor. Bir zenci dans grubu bir Afrika köyüne geldiği zaman etrafında toplanan seyirciler peyderpey oyuna iştirak ederler ve böylece sonunda icracı ve seyirci farkı ortadan kalkar. Oyunun dışında kimse kalmaz, herkes iştirakçi olur. Eser, sanatçı ve seyirci birliği prensibidir: Bu, sanatın metafizik mahiyetinden ileri gelir.

Bu prensibin mahiyeti nedir acaba? Her şeyden evvel, umumiyetle objektif gerçek olarak adlandırdığımız şeye karşı sanatın özel tutumudur: Materyalist ilim ve felsenin ondan bir nevi mutlak varlık oluşturduğu "objektif' denilen bu gerçek, sanat için -din için olduğu gibi- sırf kulis, dekor puttur. İnsan ve onun "objektif gerçek" içinde tasdik edilmek, kurtulmak, kaybolmamak üzere ebedî çabası, sanatın tanıdığı tek hakikattir. Biraz evvel gördük ki her resim, karakter dediğimiz mucizeyi tasvir etmek için başarısız bir teşebbüs teşkil eder. Cansız tabiat içinde veya yabancı, gayr-ı şahsî bir dünya içinde, şahsiyet ve bu esas münasebetten ileri gelen çatışma her resmin temelinde yatan hususiyettir. Bu muhteva yoksa sanat ta yoktur; sadece teknik vardır. Rembrandt'ın meşhur portreleri ile panayırlarda ucuz satılan ve fakat zanaat bakımından başarılı olan taklitler arasındaki fark işte, budur. Sözü geçen o çatışma hususî olarak belirtilmiş olmadığı takdirde bile içte mevcuttur. Zira her portre şuur, ferdiyet ve hürriyet demek olan ve tabiat ve dünya ile esas itibarıyla muhalefet içinde bulunan hakikî insanı tasvir etmeğe ma

http://www.lovepowerman.net/
__________________

Bu ileti en son lovepowerman tarafından 10.10.2010- 21:07 tarihinde, toplamda 1 kez değiştirilmiştir.

Yeni Başlık  Cevap Yaz



Forum Ana Sayfası  »  Tarih
 »  İslamda Bilim ve Sanat

Forum Ana Sayfası

Forum Yazılımı:   php Kolay Forum (phpKF)  ©  2007 - 2010   phpKF Ekibi

Love Power Man

 RSS Beslemesini Görmek için Tıklayın   RSS Beslemesini Google Sayfama Ekle   RSS Beslemesini Yahoo Sayfama Ekle